Bugünün Seyircisi ve Geri Dönen Beden

seyirci

Bugünün Seyircisi ve Geri Dönen Beden

Nezih Erdoğan

Charles Chaplin, “Sesli filmlerden nefret ettiğimi söyleyebilirsiniz” derken yalnız değildi. Sinemanın konuşmaya başlaması onun gibi birçok yönetmenin ve oyuncunun işine gelmemişti. Chaplin zamanın gerisinde kalıp teklemeye başlamış, çareyi tutucu bir tavırla yeniliklere direnmekte mi bulmuştu? İlginç olan; bu geçiş dönemi üzerine kafa yoran kimi sinema kuramcıları da (estetikçileri demek daha mı doğru olurdu? Örneğin, Arnheim) sesli sinemayı estetik bakımdan bambaşka olanaklar vaadeden bir yenilik olarak görmediler. Tam tersine, sinema fiziksel gerçekliği kopyalamakta bir adım daha ileri giderek, mekanik olarak “birebir” kaydettiği görüntünün yanına sesi de ekleyerek, sanatçının Güzel olanı ortaya koymak için ihtiyaç duyduğu yaratıcılık alanını biraz daha kısıtlamış oluyordu.

Atraksiyon sinemasının yerini hikâye anlatmayı merkeze alan bir sinemaya bırakması, derken sinemanın hikayelerini gerçeklikle bir “aynısının tıpkısı” (vraisemblable) ilişkisi çerçevesinde anlatmaya yönelmesi bedenin seyrini değiştirdi. Madem hakikilik esas erdemiydi sinemanın, neden daha hakiki olmak için gerekli adımları atmıyordu? Daha 1894 yılında İstanbul gazeteleri Edison’un ne ile meşgul olduğunu soruyorlardı. Ardından hayranlık dolu cevaplarını veriyorlardı: Edison hareketli görüntülere eşlik edecek bir ses cihazı icat etmekle meşguldü, yakın bir gelecekte filmleri ses ve görüntü birbirine uyumlu biçimde izleyecektik. On yıl kadar sonra, İkdam kronofon adlı Edison’un fonografından daha ileri ve daha uyumlu bir aygıtı tanıtırken aslında oyuncunun bedeninden o bedenin tamlığı adına sözü talep ediyordu: “İşte bu kere Fransız fotoğraf fabrikatörlerinden biri sinematoğraf ile fonoğrafı birleştirerek kronofon nâmıyla bir âlet icât etmişti. Bu âletin bir kere Liyej Sergisi’nde icrâ edilen tatbîkatı fevkalâde parlak netîceler vermiştir. Adı geçen kişi fonoğraf âletiyle sinematoğrafı aynı anda işleyen bir hale koymağa muvaffak olarak bu âleti icât eylemiştir. Artık bundan sonra meşhûr bir artistin tavır ve hareketleri sinematoğraf ile seyredilirken hoş sesi de dinlenecektir. Sesin ufak bir değişmesi, çehrenin en ufak bir değişmesi adetâ insan, karşısında hakiki artisti görüyor ve dinliyor gibi olacaktır.” Sinema seyirciye artık bu tecrübeyi sunmalıydı: “Hakiki artisti görüyor gibi olmak.” Ancak, hakikiliğin bir bedeli olmalıydı.

Chaplin’in itirazı işte bu hareket noktasından gelişmiş olmalı. Stephen Heath, 1980’lerde, sözün sinemaya gelişiyle bedenlerin adeta ütülenerek, düzleştirildiğini ve bir standardın (sözün standardının) eline terkedildiğini belirterek Godard ve Gorin’in oyuncaklı üsluplarıyla oyuncunun değişen hallerine dair Descartes’ı altüst eden önermelerini aktarıyordu: “Sözlü filmlerden önce sinemanın materyalist teknik bir temeli vardı. Oyuncu diyordu ki: Varım (filme alınıyorum), demek ki düşünüyorum (en azından filme alındığımı düşünüyorum), varolduğum için düşünüyorum. Sözlü filmlerin gelişiyle, filme alınan malzeme (oyuncu) ile düşünce arasında bir Yeni Anlaşma ortaya çıktı: (Oyuncu olduğumu) Düşünüyorum, demek ki varım (yani filme alınıyorum). Çünkü varolduğumu düşünüyorum. Yeni Anlaşma’nın ifadesinden önce her oyuncunun kendi ifadesi vardı ve sessiz sinemanın gerçek bir popüler temeli bulunuyordu. Tam aksine, sinema Yeni Anlaşma’ya göre konuşmaya başladığında bütün oyuncular aynı şeyi konuşmaya başlıyor.” Sözün yokluğunda ilerleyen görüntünün ritmi elinden alınmakla kalmayacak, daha da kötüsü, sözün düzeni bedeni ele geçirecekti – yalnızca oyuncunun pahasına değil, görüntü ve müziğin işbirliğinin getirdiği kazanımların pahasına.

Bugünün seyircisi, sessiz sinema döneminin seyircisi gibi masum değil. O, sesli sinemada, hikâyeler içinde bedenlenen sözleri işitti. Tam da bu nedenle, sessiz sinemanın basitçe teknolojik evrimin, sanatsal pratiklerin geçmişte kalmış bir halkası olmadığını bilecek bir yerden bakıyor. Bir bakıma, bu kadar gürültü, sözsüz anlatım olanaklarına daha bir açık kılmıyor mu bugünün seyircisini? Geçmişte hakikilik adına bedenden talep edilen söz paslanmış duruyor. Oysa, 1900’lerde yapılmış bir film tam da bu nedenle en az bugünün sesli filmleri kadar taze. Belki sıra, yeniden “var olduğu için düşünen” bedenlere geldi.