Canan Balan’la Söyleşi

Canan Balan’la Söyleşi

Erken dönem sinemasının İstanbullu seyirciler üzerinde nasıl bir etkisi
oldu?
Benim dönemin gazete yazılarından ve edebiyatından en yoğun gözlemlediğim İstanbulluların, aslında festivalin de bu seneki temasıyla çok uyumlu bir şekilde teknolojiyle olan ilişkilerini yansıtırcasına, yarı şaka yarı ciddi, yarı kinayeli yarı meraklı, hem sever hem şikayet eder bir “ne o ne bu” hali oldu. Sinema icat edilir edilmez hemen bir sanat formu ya da kültürel bir faaliyet olarak girmiyor insanların hayatına. Sinemaya değişik seyirlik malzemeler gösteren yeni bir makine gözüyle bakılıyor ve değerlendirmeler de genelde o şekilde yapılıyor.
Ahmet Rasim’e göre örneğin Batının egzantrik işlerinden biri, dönemin Fransızca gazetelerine göre ise henüz tamamlanmamış bir teknolojik icat, petrol kokusu veriyor, projektörü rahatsız edici sesler çıkartıyor vb. Tabii Sermet Muhtar Alus ya da Ercüment Ekrem Talu gibi klasik sansasyonel söylemleri tekrar edenler de var, trenin üstüne geleceğinden korkup dua etmeye başlayan kadınlar vb…
Osmanlı devletini sonradan işgal edecek ülkelerden gelişi nedeniyle kinayeli bir mesafe korunsa da her halükarda merak uyandıran, ilgi çeken teknolojik bir yenilik olarak görüyor İstanbullular sinemayı özetle.

Bu dönemde en çok sevilen divalar kimlerdi? Yerli oyuncular arasında hangileri ilgi görüyordu?

En çok İtalyan ve tabii Polonyalı divaların sevildiğini biliyoruz, Pina Menichelli, Lyda Borelli, Francesca Bertini başta olmak üzere, Pola Negri, Asta Nielsen ya da Annie Bos’un da isimleri tabii ki kaynaklarda geçiyor. Hem gazete yazılarında hem dönemin romanlarında ve öykülerinde kadınların divaları taklit ettiğine, hatta bu hayranlıklarının kendi ahlaki (ve hatta hayati) sonlarını getirdiğine ilişkin meseleler çok geçiyor. Medyanın dayattığı güzellik, endam, hal, beden dili ve giyim tarzlarının kadınların gündelik hayatı üzerindeki etkisi 1910’larda da çok baskın kısaca..! Özellikle Pina Menichelli’nin hem kadınları hem erkekleri çok etkilediği aşikar, Fahri Göktulga’nın direkt onun adına yazdığı bir öyküsü bile
var: Menichelli’nin Tigre Reale (1916) filmini özellikle, ve hatta bile isteye, kendi hayatına uyarlayan bir adamla Menichelli’ye çok benzetilen bir kadının aşk öyküsü. İtalyan diva filmleri çoğunlukla Fransız romanlarından uyarlamaysa, Türkçe edebiyatta bu filmlerin yeniden nesire aktarıldığını söyleyebiliriz o
nedenle. Tabii bir de Yeşilçam melodramları var ama oraya girersek çıkamayız zaten!

Asta Nielsen’in bu dönemde İstanbullu seyircinin gözünde nasıl bir yerivardı? İstanbul’da filmleri gösterilmiş miydi? Bu filmler nasıl karşılanmıştı?

Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul’da Avrupalı yıldızların filmleri çok tutuyor. Henüz Hollywood hakimiyeti yokken şehirliler savaşın başlarında Alman yapımları olmak üzere sonrasında da Italyan, Hollanda ve Danimarka yapımı filmlere çok ilgi gösteriyorlar. Nielsen’in filmlerine dair haberleri de yine
şehirde basılan Fransızca gazetelerden bu yıllarda alıyoruz, 1914 ve 15’te çekilen iki filmi Die Tochter der Landstrasse (Urban Gad, Germany, 1915) and Die Sünden der Väter (Urban Gad, Germany-Denmark, 1914), belki de savaş sebebiyle, iki üç yıl sonra 1917’de şehirde gösterime giriyor ve takdir topluyor.

İstanbul Sessiz Sinema Günleri’nin danışmanı olmanın yanı sıra son 2 yıldır Sessiz Sinema ve Meditasyon atölyesi düzenliyorsunuz? Bu fikir aklınıza nasıl geldi? Sessiz sinema ve meditasyon hangi noktalarda birbiriyle kesişiyor ya da birbirini besliyor? Bu atölyelere ilgi nasıl? Daha çok sinemaseverler mi yoksa meditasyonla ilgilenen bir kesim mi katılıyor?

Meditasyonu düzenli bir pratik olarak hayatıma geçirdikten yaklaşık bir sene sonra, 2011 Ekim’inde gittiğim Pordenone Sessiz Film Festivalindeki deneyimim çok farklı olmuştu. Daha önceki yıllarda aldığımdan daha farklı bir tat almaya başladığımı, filmleri seyrederken farklı bir bilinç haline
geçmeye başladığımı farketmiştim. Ne kadar düzenli meditasyon yapsam da her filmde olmuyordu böyle bir etki. Sessiz filmler, bir rüya evreninin “şimdi ve burada”ki yansıması gibi oluyordu. Pordenone’de kendi içimdeki, meditasyon terminolojisinde çok bahsi geçen, “sessiz tanık” halinin ne kadar
güçlü olduğunu farkettim. Deleuze gibi bazı film düşünürleri sinemayı insan zihnin perdedeki yansıması olarak tanımlıyor, işte bu analoji ile “sessiz tanık” arasındaki yakınlık beni hayrete düşürdü. Takip eden sene, meditasyon hocam Ezgi Sorman bana sanat ve meditasyonu birleştiren atölyeler yapmak
istediğinden bahsetti. Onun meditasyon rehberliğinde ve benim film sunumlarımla sinema ve meditasyon programları hazırladık. Bu programları takip eden senelerde meditasyon eğitmenliği eğitimi aldım ve sessiz sinema ile meditasyonu birleştirme konusu gündeme gelmeye başladı. İlkini Sharjah
Bienalinde İstanbul Sessiz Sinema Günleriyle birlikte yapmış olduk. Salt’taki ilk iki etkinlik çok kalabalık oldu, ikincisinde 230 kişilik bir seyirci grubu geldiğinde benim için de sürpriz olmuştu! Gelen geri bildirim hep olumlu oldu, orijinal bir tür performans sanatına da benzetildi kimi zamanlarda
Geçen seneki festivalde daha küçük ama daha yakın bir grupla beraberdik o gruptan da anladığım kadarıyla her iki alanla da ilgilenen insanların özellikle ilgisini çekiyor. Meditasyonu zihni ve algıları netleştiren ve açan bir pratik olarak görmeye eğilimli sanat ve sinemasever bir kesim geliyor. Sadece
sinemasever ya da sadece meditasyonla ilgilenenler için de bir deneyim olarak merak uyandırıyor sanıyorum.